< E l i p h ' s W o r l d - Blogcu





SENELERİNİZDE UMUT OLSUN...

 

 

Umudun her şeyin anahtarı olduğunu öğretti bana 2006...

Umutsuzlukların çözemeyeceğini hiçbir şeyi. Ve çözebileceğini bir gülüşün insanın yüzündeki hüznü.

 

Bu yüzden en çok umut diliyorum yeni yıldan.

Bir anahtar deliğinden de olsa giren bir güneş ışığı varsa umut koyalım adını. Karanlığa mahkum olup, bırakmayalım zamanı kendi akışına. Yaşamın her gün bizlerin ömründen bir parça azalttığını unutmadan devam edelim yaşamaya.

 

Umut etmek zor değil. Oluru olmazı bir yana, umutlar eksilmesin yüreklerden. Her şeyi yaşanılır kılan bu.

 

En kötü zamanımızda dahi kat ettiğimiz onca yolu düşünmek bir umut veriyor insanın yüreğine en sıcağından...

 

2007, bol umudun yılı olsun. Güzelim bekleyişlerin, sıcak mutlulukların...

Yeni yılınız kutlu olsun blog dostları...

 

Gönlünüzce güzel olsun UMUT ETTİĞİNİZ ne varsa...

İŞTE YİNE GİDİYORUM

 

Gözyaşlarım akıp boğmadan bu şehri
işte yine gidiyorum çınarlar
bir çifti bir şehre güzel demeye yeter
yine sana kalıyor,yine sana kalıyor

yanaklarında dört mevsim badem çiçekleri
başlasam sanki onlar da ağlayacak
binbeşyüz yıldır hala çocuk kale burçları
yine sana kalıyor yine sana kalıyor

okulun duvarı sana kalıyor
oturup söyleşirsin çevreni mutlu edersin diye
ben hep yabancısı bu şehrin
sana doyasıya bakamadan gözlerim
işte yine gidiyorum işte yine gidiyorum
binbir rüyanın oynaştığı çiniler
biri olsun gecelerimi paylaşmadan
yine bana sessizlik kalıyor
yine bana sessizlik kalıyor

YÜREK DOLUSU

Yürek dolusu kaçıp gitmelerin sancılarını taşıyordu içinde. Öylesine şiddetliydi ki kaçıp gitme arzuları, zaman en büyük düşmanı olmuştu sanki. Gidemediği her dakika, zulüm olup yağıyordu üzerine. Taşmış hüzünlerin içinde kaybolacağını ve yok olup gideceğini sandı. Kapalı bir yerde kalmanın telaşı gibiydi üzerinde taşıdığı. Kendini gittikçe ezilmiş buluyordu, her saniye mutsuzluğu artıyor, elini kolunu bağlıyordu.

 

Yalnızlık her zaman avuç dolusuydu zaten.

Kendinden başka anlayanı mı vardı sanki ? Kim içindeki hüznü onun kadar derin yaşayabilirdi ki? Ve kim kanayan yarasına merhem olabilirdi ki şu saatte...

 

Korkuların, endişelerin esiri olmak ne kadar kolaydı insanlar için. O kadar savunmasız, o kadar duygulu, o kadar yılmaya müsaitti ki insan denen yaratık... Tüyleri diken diken oldu. Eskiden en azından dost bildiği şarkılar bile yüzünü dönmüş gibiydi bugün. Her şey olumsuza gidiyor gibi geldi. Aynaya baktı... Gözlerinin altındaki morluklarda ne kadar olgunluk taşıdığını düşündü. Yaşanmışlıkların, ya da yaşanmak istenmiş ama yaşanamamışlıkların derin izleri... Gözlerini kapadı ve bekledi bir süre. Nefesi daralıyor gibi geldi. Pencereye yöneldi.

 

Soğuk Kasım havası doldu ciğerlerine. "Tek acı çeken ben miyim " sorusu takıldı aklına. Kimbilir aynı anda, dünyanın dört bir yanında kimler üzüntülerin kucağındaydı... Ve kimbilir kimler, ondan daha çözümsüz dertlerin baskısındaydı. Kendini suçladı bu kez. Bu kadar az şeyi dert ediyordu, ama içinden başka hiçbir şey gelmiyordu.

 

İnsanlar böyleydi. Yaşamak böyleydi...

Yürek yürek yaşamaktı mutluluğun da mutsuzluğun da en alasını... Kaçıp gitmeleri istemekti... Gidenleri özlemekti. Ne zaman biteceğini bilmemenin beklemeleriydi. Sabır en büyük erdemdi... Bu yüzden kolay yaşanmıyordu, sabırlı insan kolay bulunamıyordu. Herkes, en büyük hüzün kendisinin zannediyordu. İnsan olmanın mutluluk kadar üzüntüden geçtiğini kimse bilmiyordu. Hüzünlü anların, mutlu olunan anlara kıymet katacağını da düşünmüyordu insan yalnız olduğu vakit.

 

Hangimiz yaşamayız ki bu duyguları ?

Hangimizin içinden bazen yürek yürek hüzün taşmaz ki ? Önemli olan SABRA erişmek her şeyden öte.

Belki yukarıda anlattığım BEN'dim... Yazarken farkedemedim...

 

Yürek yürek sevgiler, yürek dolusu mutluluklar sizinle olsun...

 

UMUTLA BEKLEYİŞİN ŞARKISI

Uzunca bir süredir blogumdan uzak kaldım yine...

Hayat şartları insanı öyle yerlere sürüklüyor ki... Blogumu yakından takip ederek, yokluğumu fark eden dostlara yürek dolusu teşekkürler... Yine güzel bir yazıyla karşınızda olmayı dilerdim. Fakat bir süredir umutlu bir bekleyişin içindeyim. Umutlu da desem zaman zaman içimde parçalı bulutlu bir umutsuzluğa dönüşmekte.

 

Avukatlık sınavının ertelenmesine dair kanun teklifi için Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemini yakından takip etmekteyim. Ne acı, insan bir şeye bel bağladığında her şey nasıl anlamını yitiriyor avuçlarının arasında.

 

Biraz da sonbahardan kışa geçişin çalkantılarındayım.

Herkes gibi bir iyi bir kötü olmanın sancılarındayım. Her mevsim geçişi normal olarak yaşanan bu duygular, hassasiyetime binaen belki biraz daha fazla bende. Bazı insan kendiyle birlikte onlarca kişiyi daha düşünür ya, ben de o insanlardan biriyim işte.

 

Güzel yazılarla, güzel öykülerle tekrar karşınızda olmayı her şeyden çok istiyorum. Bu blogtan sizlerle paylaşmak, sanki içimde olup bitenleri başkalarının da anladığına, bana dert ortaklığı yaptıklarına dair bir inanca itiyor beni. Bu da insanın sonsuz yalnızlığına son veriyor bir nebze de olsa...

 

En kısa sürede, umutlu bekleyişin notalara dökülüp şarkı olacağı andan itibaren sizlerle olmayı istiyorum yeniden. Yazmak, paylaşmak, duyguları dört bir yana birazcık da olsa anlatmak...

 

Sizler önemlisiniz blog dostları...

İyi dileklerinizi eksik etmeyin. Buna gönülden ihtiyacımız var. Sizleri seviyorum...

BAYRAM ŞEKERİ

Ali, ömründe hiç bayramlık giymemişti. Her bayram öncesi yeni giysiler alınır belki diye heyecanlanır, babasından güzel haberi beklerdi. Ama o haber Ali'ye hiçbir zaman gelmezdi. Başka çocuklar yeni kıyafetleriyle sokaklarda dolaşır, Ali ise yalnızca onları seyrederdi.

 

Zengin değildi Ali' nin babası... Zor bakıyordu 4 tane erkek evladına. En büyükleri Ali' ydi, 12 yaşında olan. Anneleri onlar çok küçükken ölmüştü. Yetmiyordu alınan üç kuruş maaş beş kursak doyurup bütün masrafları karşılamaya.

 

Ali, patlak lastik pabuçlarını çıkarıp girdi eve. Banyo yapılacaktı ertesi gün bayram diye. Babası su ısıtmıştı sobanın üzerinde. Leğene oturdu isteksizce Ali. Sıcak su başından dökülürken içten içe ağlıyordu sanki. Yine yoktu yeni bayramlıklar yatağının üzerinde. Soramadı babasına, utandı. Onun da canı sıkılır diye korktu bir yandan da. Banyosunu yaptı. Bir dilim kuru ekmek yedi Tarhana çorbasının yanında. Başka bir şey yenmiyordu aylardır bu çatı altında. Ama kimse bilmiyordu. Kasap Fehmi' nin oğlu Basri hele... Elinde çubuklu etlerle dolaşırdı sokaklarda. Bilmiyordu tadını çubuklu etin Ali. Hiç yememişti ki... Adının pirzola olduğunu bile bilmiyordu öyle ki...

 

Dua etti Allah'a o gece...

Biz de diğer çocuklar gibi olabilsek diye... Kardeşleri için dua etti. Babama para ver Allah'ım diye uzattı küçük ellerini yukarı.

 

Sabah uyandığında burnuna kızarmış ekmek kokusu geldi. Tereyağ da mı vardı yoksa? Bir de et kokusu vardı ama... Anlayamadı sucuğun odasına giren kokusunun sebebini. Yatağından kalktı. Doğrulmasıyla karşı duvarda tertemiz beyaz gömleği, cilalı pabuçları gördü. Bir kocaman torba da bayram şekeri... Gözlerine inanamadı. Hala uykuda mıydı ?

 

İki göz odanın salonuna koştu. Babası gülümsüyordu. Sofra mükellefinden kurulmuştu. Çevresinde bir de adamla kadın vardı Ali' nin tanımadığı. Kardeşleri de muntazaman giyinmiş kurulmuşlardı iştahla masanın çevresine. Bu kadar kolay duymuş olabilir miydi Allah Ali' nin sesini ?

 

Ali hayatında o sabah ilk kez sucuk yedi.

Cilalı pabuçlarıyla ütülü gömleğini mahallede salınarak dolanan Basri' ye gösterdi.

 

Bütün bu mutluluğu sağlayan melekler değildi. Çocukları olmayan Yaman ailesinin fakir ailelere yaptığı bir bayram yardımıydı sadece. Bu sene Ali' lerin ihtiyacı olduğunu öğrenmiş, onlara bütün bu güzellikleri getirmişlerdi. Verdikleri maddiyattan çok, dört küçük çocuk ve dertli bir babaya en büyük bayram mutluluğuydu...

 

 

BU BAYRAM BİR DEĞİŞİKLİK YAPALIM.

BİR ÇOCUĞU SEVİNDİRELİM DERİM. İNANIN ÇOK DA ZOR DEĞİL. KENDİ YAZDIĞIM BU KÜÇÜK ÖYKÜCÜĞÜ PAYLAŞMAK İSTEDİM SİZİNLE. ÇEVREMİZDE ÖYLE ÇOK ALİ VAR Kİ...

 

BAYRAMINIZIN ŞEKER TADINDA GEÇMESİ DİLEKLERİMLE, HEPİNİZE KUTLU BAYRAMLAR...

ARTIK SİNİR HARBİNDEYİM

 

Haber bültenlerinde içim titreyerek izledim. İstanbul' da Çocuk Esirgeme Kurumu' ndaki 58 bebek, yedikleri yumurta, süt, bisküvi karışımlı mamadan zehirlenmiş... Beş bebeğin durumu kritik, diğerleri neyse ki zamanında müdahaleyle kalmış hayatta. Hastanede hemşirelerin omuzlarına başlarını yaslamışlar, anne kokusuna hasret. İçim ezildi, tam tabir bu.

 

Kimbilir süt hangi markaydı... Kimbilir yumurtalar kaç günlüktü... Kimbilir bisküvi ne kadar sağlıksız koşullarda üretilmiş ve saklanmıştı. Peki bu 58 bebek ölseydi ne olurdu düşündünüz mü ? Hemen söyleyeyim... HİÇBİR ŞEY OLMAZDI... Yer yerinden oynamazdı. Bütün Çocuk Esirgeme Kurumları denetim altına alınmazdı. Sağlık Bakanı, başbakan çıkıp İSTİFA ETMEZLERDİ...

"Biz başarısız olduk kardeşim, gururumuzla onurumuzla istifa etmeyi de biliriz" demezlerdi. Çok acı ama demezlerdi işte...

 

Şu an başbakan ABD' ye ulaşmıştır... Oraya gidiyordu ya da ulaşmak üzeredir uçağında. Ama saat gecenin bir buçuğu ve benim aklımda o bebekler var biliyor musunuz ? Çünkü ben bir insanım. Gözlerim, kulaklarım kapalı değil. Duyularım tümüyle açık, tümüyle sağlam. Ben bir insanım... Üzülmeyi bilirim, onuru bilirim, ağlamayı bilirim ve başarısızsam pes etmeyi bilirim.

 

Zaten dünyaya şanssız gelmiş o kadar bebek...

Kiminin annesi yok, kiminin babası... Kimi terkedilmiş, kiminin ebeveynleri ölmüş, kalakalmış bebecik başına sokaklarda. Zaten şanssızlıkla ilk aylarında tanışmış. Böyle mi bakılıyor bu bebeklere? Bayat şeyler yedirilerek mi büyütülüyor bu çocuklar?

 

Bundan sadece birkaç ay evvel bir başka Çocuk Esirgeme Kurumu' nda dayak yiyen gencecik vücutları daha unutmadık !!!

 

Ne oldu?

Yer yerinden mi oynadı? Önlemler alındı mı? Başlar yastıklara aynı rahatlıkla konuldu. Tek dert zamlar aynı umursamazlıkla yapıldı. Vatan evladı aynı fütursuzlukla Lübnan' a gönderilme kararına maruz kaldı çuvalla pirinç gibi...

Ve daha acısı ne oldu biliyor musunuz?

 

VATANI BÖLÜNMÜŞ GÖSTERDİ AMERİKAN HÜKÜMETİ... EVET... BİNLERCE YILLIK TÜRK KANININ AKTIĞI ÜLKEMİN TOPRAKLARINI BÖLÜNMÜŞ GÖSTEREN BİR TÜRK HARİTASINI GÖZLER ÖNÜNE SERDİ UTANMADAN AMERİKAN ASKERİ...

 

Ne oldu?

Yer yerinden oynadı mı?

Hayır...

 

Ne mi yapılabilirdi... ABD büyükelçilikleri önüne siyah çelenkler bırakılırdı... ADAM GİBİ... Polisle dövüşmeden... Amacı saptırmadan. Türkiye haritaları konurdu kapıların önlerine. Herkes ama istisnasız herkes asardı Türk Bayraklarını...

 

Konuyu saptırmanın da alemi yok...

Bebekler hala hastanede...

 

Değişen bir şey olmaması acı. "DEVLET GİBİ" lafı tarihe karışalı yıllar oldu. Artık sırtımızı dayayacak o erk uzaklardan el sallıyor gibi. Ne acı...

 

Sorumluluğunu kaldıramıyorsanız eğer bu Esirgeme Kurumlarının dahi, lütfen efendim özelleştirin gitsin. Özelleştirme yanlısı olduğumdan mı, hayır... Bakın bu noktada küçücük bir örnek vereceğim. Elektrik olayı devletteyken, kesinti yaşadığımızda arızayı arardık. Açan olmazdı... Telefonlar çalar çalar kimseler bakmazdı. Özelleştirme yapıldı. Şimdi aradığımız an ilgileniliyor, elektriğiniz geldi mi diye sizi telefonla arıyorlar biliyor musunuz... Bunun ismi GELİŞMEDİR... Bunun ismi HALKA HİZMETTİR.

 

Özelleştirin madem Çocuk Esirgeme Kurumlarını... Bu çocukların mamalarının paralarını da fersah fersah bizden çıkartıyorsunuz nasıl olsa. Biz en iyisini almayı da biliriz. En azından çocuklar sağlıklı büyüsün diye. Ya özelleştirin, ya halka bırakın. Yoksa artık ipin ucunu yakalamaya bile olanak olmayacak... Yazık...

ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİLDİR

 

Bu sözler, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına ait. Bilmeyen, duymayan kaldı mı ?

 

Askerlikte yan gelip yatılır mı hiç? Ya da sorumu değiştireyim, hangi birlikte komutanlar askerlerin yatmasına izin verir? Askeriyeden daha sıkı bir kurum var mı? Varlığı iddiasında olanlar lütfen söylesin. O halde askerlikte kimsenin yatamayacağı açık...

 

Askerlikte yatılır mı hiç? Millet meclisinde bunca rahat koltuk varken askeriyenin şiltelerinde yan gelinip yatılır mı söyleyin. Kırmızı koltukların az davası olmadı bundan 1-2 sene önce... Asgari ücretten daha pahalı koltuklarda uyuyan milletvekillerimiz kaç kez yansıdı tv perdelerine. Rahat orda, yan gelip yatma yeri millet meclisi...

 

Şehit anaları sadece bir avuntu bekledi...

"Arkanızdayız" denmesini, "terör lanetini bitireceğiz" denmesini...

 

Oldu mu?

Hayır...

 

Bir tek devlet büyüğü arayıp baş sağlığı diledi mi?

Hayır...

 

Aynı devlet büyükleri, hızlı tren faciasında ölenler için "KADER" demişti, bir baş sağlığı dilememişti. Şehit analarına söylenmeyen sözler çok da şaşırtıcı değil aslında...

 

"Hakkımı bu vatana helal etmiyorum" diye haykırdı yüreği kanayan bir anne. Devlet büyükleri zam yaptı. "İçimiz yanıyor" dedi hızlı tren faciasında kızını kaybeden bir baba... Devlet büyükleri zam yaptı. Doğuda 1 haftada 11 kişi şehit oldu... Devlet büyükleri Lübnan'a asker gönderme kararı aldı. Cenazeler soğumadan Başbakan, "Askerlik yan gelip yatma yeri değil" dedi... Dedi dedi... O gece rahat rahat uyudu mu? Elbette... Ertesi gün yapılacak başka zamlar vardı. Sakin kafayla yapılması gereken yeni gaflar vardı.

 

Yarın öbür gün yine bir seçim var. Bu sözler unutulacak, halkım yine vaadlere kanacak. Olan ölenlere olacak, olan verilen paralara olacak. Başbakan herhalde askerlikte pek rahat değildi. İçinde uhdesi kaldı, herkesi ölmeye çağıracak...

 

Ne denir ki buna, elde var 1 değil işte, elde bir kara mizah...

 

OYUNCAK AYI

 

Çocuk oyuncakçı dükkanının bir süre vitrininden bakar, soğuktan kızarmış elleriyle kapıyı itip içeri girer...

 

Tezgahın arkasında gazete okuyan satıcı kadın gözlüklerinin üzerinden üşümüş çocuğa sevgiyle bakar,

-"Nasıl yardımcı olabilirim küçük?" Çocuk;

-"Oyuncak ayıların fiyatlarını öğrenmek istiyorum" der.

 

Kadın oyuncak ayıların bulunduğu bölüme ilerler...

-"Oyuncak ayılarımız 15 dolar, sadece şu arkada oturan 5 dolar."

Çocuk kıpırdanır,

-"Neden bütün ayılar 15 dolar da diğeri 5 dolar peki?"

Kadın tebessüm eder,

-"Çünkü fabrika çıkışı bir hatası var. Sol bacağının dizinden aşağısı yok. Yani defolu ve o yüzden o 5 dolar..."

 

Çocuğun gözleri dolar, cebinden 15 dolar çıkarır,

"-Ben o ayıyı istiyorum ve 15 dolar ödeyeceğim."

 

Kadın gülümser,

-"Hayır onu alırsan 15 dolar ödemene gerek yok, 5 dolar vermen yeterli."

 

Çocuk gözlerinde öfke kıvılcımlarıyla kadına bakar,

-"15 dolar vereceğim ve o ayıyı alacağım."

 

Kadın daha fazla direnemez. 15 doları alır, oyuncak ayıyı küçük çocuğa verir. Çocuk dükkandan çıkmak üzereyken kadın kendini tutamaz;

"-Neden aynı fiyata sağlam bir ayı varken bunu almakta direndin?"

 

Çocuk döner kadına, oyuncak ayıyı yere bırakır. Pantolonunun paçasını dizine kadar kıvırır. Protez bacağını kadına gösterir. Ayıyı kucaklar, sıkı sıkı sarılır, dükkandan çıkar ve soğuk havada gözden kaybolur...

KUAFÖR ÇİLESİ BİTMEK BİLMEZ

Bayanların ömrünün 1/25' si kuaförde geçiyor aşağı yukarı biliyor musunuz ? Bazen o kabarık, şeklini kaybetmiş saçlarla güne uyanınca bir kuaförün kadın literatüründeki adı "can kurtaran" oluverir. Saçlar özgürce, maharetli parmaklara bırakılır... Ve netice beklenir heyecan içinde. Güzelleşmenin maddi ve manevi bedelleri vardır. Kuaför de işte bu bedellerden en sık ödenenidir.

 

Manevi eziyet neresinde demeyin. Bir boya işlemi aşağı yukarı 3 saat sürerken eziyetin ta kendisidir kuaför koltuğunda çaresizce oturmak. Fön çektirirken yanan kafa derisi mi istersiniz yoksa o fön çekilirken fönün sesini kaale almadan sinek vızıltısı sesle size saçma sapan sorular soran kuaförleri dinlemek için sarf edilen çabayı mı... Kulağınız yanar, fırça kafanıza batar. Ama ona buna bağıran siz, kuaför koltuğunda kanatsız bir melek oluverirsiniz. Serde güzelleşmek vardır çünkü...

 

Kuaförler gereksiz kadın kaynar...

Ellerinde sigaralar, kafalarında havlular ve bigudilerle kadınların biri gider biri gelir. Kuaförle hepsi kankadır. Sarılıp öpüşürler. "HIDİ CINIMMMM" gibi ünlemlerle dinlerler gereksiz kuaför sohbetlerini. Dergiler karıştırılır. Gülben Ergen saçı yaptırmak için illa ısrar eder 2 cm. saç boyuna bakmayan ergenlik dönemi kızları...

 

Saçlara ilk boyalar atılır. Bir başka kuaförün mahvettiğinden emin olunan saçlar başka bir maharetli kuaföre teslim edilir güvenle. Müzik en üst seste çalar. Fönler çalışır, musluklar açılır. Omurilik soğanını ağrıtmak pahasına dünyanın en iğrenç lavabolarında saçlar yıkanır. Her kuaför saçınızdan 5-10 cm. götürür. "Hareketli model yapalım abla" diyen kuaför sizi tavuğa döndürür. "Trend böyle" diye gönlünüzü alır, işini de kılıfına uydurur genç kuaför.

 

İnanın yolda iki adımda bir görülen kuaförler çile çekmek için idealdir. Ve aslında bile bile ladestir yaşanan. Bütün kadınlar bu çileyi bilir, ama güzelliğin çerçevesi saçların kaderi bu çileli yerdedir...

 

 

 

EN BÜYÜK PINAR ALTUĞ, GERİSİ TERANE!

Pınar Altuğ...

 

Ülkemin gelmiş geçmiş en büyük devrimcisi... Kültürü, sanatı, örnek insan olmayı öğrendiğimiz zat-ı muhterem. O olmasa hepimiz birer hiçtik aslında. Varlığı için sabah akşam dualar ediyoruz, iyi ki varsın Pınar Altuğ...

 

Kim bu Pınar Altuğ? Ben ne bileyim kim... 1994 yılında çıtır bir kızken Türkiye güzeli olmuş, bundan başka da hiçbir başarıya imza atmamış (artık Allah vergisi şey ne kadar başarı oluyorsa) bir medyatik zat.

 

SORU 1: Pınar evlenmiş... Umut diye bir adamla... Umut askere gitmiş. Umut'u Tony ile aldatmış. Tony varken internet alemine takılmış Tony'i Can' la aldatmış. Yetmemiş Can' ı da Yağmur' la aldatmış. Yukarıdaki örnek olayımızda Pınar'a yüklenen hukuki misyon nedir ?

 

a)Pınar temyiz kudretinden yoksundur, yaptığı tüm işlemler ve eylemler mutlak butlanla batıldır.

 

b)Pınar'ın eylemleri hakim kararıyla iptal edilene kadar geçerli bir aldatmanın hüküm ve sonuçlarını doğurur.

 

c)Pınar biriyle birlikteyken aslında diğer kimseyle birlikte olmak istemektedir, hukuken bu eylem zihni kayıt olarak değerlendirilir.

 

d)Pınar'ın TCK hükümleri uyarınca müebbet hapsine karar verilmelidir.

 

e)Pınar devrimci ilan edilmeli ve herkese örnek gösterilmelidir.

 

Pınar'ın yapmış olduğu hiçbir şey beni ilgilendirmemekte. Tanımadığım etmediğim bir insanın sütunlarında her gün boy gösterdiği mecmuaları okumak istemiyorum ben. Ama ne mümkün? Her yayında bir ya da iki satır olsa da yer almakta bu nadide şahıs.

 

SORU 2:Nedir bu bayanın entrikalarını bu kadar mükemmel kılıp ülkemin gündemini meşgul ediş sebebi?

 

a)Gündüzleri işsizlikten sıkılan ev hanımlarımızın Pınar'ı konu eden televizyon programlarını dikkatle izleyip telefonlarla programlara katılıp ratingleri tavan yaptırmaları.

 

b)Pınar'dan başka, yurdum insanının hiçbir derdi olmayışı.

 

c)Pınar'ın ülkemin en güzide ve başarılı şahsı olması nedeniyle tüm gözlerin üzerinde toplanması.

 

d)Bir sebebi olmasa da olur, izleyelim yeter.

 

Pınar Altuğ ülkemi Avrupa standartlarına taşımayacak. (Belki taşıyacak evet... Yozlaşmışlık yönünden bu gidişle Avrupa'dan hiçbir farkımız kalmaz yakında)

Pınar Altuğ şehit analarının yüreğine merhem olmayacak.

Pınar Altuğ bu yaştan sonra uzaya roket fırlatan ünlü bir Türk bilimcisi de olmayacak.

 

Bırakın artık Pınar derdini... Hedonist mi deli mi devrimci mi... Bırakın ne olursa olsun Pınar Altuğ. Ne yaparsa yapsın, kiminle kimi aldatırsa aldatsın. Ne olur bırakalım boş şeyleri. Hepimiz Pınar'ın kimi kiminle aldattığını biliyoruz. Peki kaçımız Türkiye' de işsizliğin yüzde kaçlarda olduğunu biliyoruz ? Ya da kaçımız bu sene kaç şehit verdiğimizi?

 

Yanlışlık başlı başına davranış tarzında...

Zor mudur Pınar'ın umurlarımızda olmaması? Ve zor mudur yıllarca gazetecilik eğitimi alanların bunu hayati mesele yapmaması?

 

Bırakın topluma iki damla katkısı olmayanları... Bugün Fatma yarın Ayşe umursamazsa kim taşıyabilir bu kadını gazete manşetlerine? Unutmayın insanları rezil de vezir de eden toplumdur aslında. Herkesi hak ettiği yere getirmek elimizde. Bırakalım Pınar'ı artık lütfen kendisiyle ve sevgilileriyle...

 

« Önceki ::